Öykü Afişleri

pembisPEMBİŞ KENDİNİ SEVECEK Mİ? (ÖZ GÜVEN) Yazan: Esra Nalân Yağmur © 2012 Timaş Okul

Pembiş, üzüntüyle kafasını sudan kaldırdı, her zamanki gibi Kare balık, halinden memnun bir şekilde suda sıçrıyordu. Oysaki o, köşeleri olan bir balıktı ve diğer balıkların hiçbirine benzemiyordu. Pembiş, ona bakarak “Bugün de çizgilerim aynı.” dedi. Kare Balık, “Sen böyle daha güzelsin. Farklı olmak harika bir duygu. Bunu sana bir türlü anlatamadım!” dedi. Pembiş, ikna olmamıştı. Kare Balık, “Hem de çok yeteneklisin.” dedi. Pembiş, ne yeteneğim var ki anlamında kollarını iki yana açtı. “Tüm siyah beyaz zebralardan daha hızlı koşuyorsun.” dedi Kare Balık. Ama Pembiş’in yine ikna olmadığını anlayınca önce suya daldı, sonra da her zamanki gibi tüm yuvarlak hatlı balıkların gittiği yönün tersine doğru yüzdü; yeni yerler keşfetmek için…

Pembiş, dere kenarından ayrıldı ve üzgün üzgün arkadaşlarının yanına gitti. En yakın arkadaşı siyah papyonlu Siyahi yanına yaklaştı ve “Yarınki büyük zebra yarışına bu sefer katılacak mısın?” diye ordu. Pembiş, “Şaka mı yapıyorsun Siyahi, ben kazanamayacağım bir yarışa asla katılmam.” dedi. Siyahi, “Nereden biliyorsun? Hiç denemedin ki! Hem kazanmanın ne önemi var; ben eğlenmek için katılıyorum..” dedi Pembiş’e. Aslında farklı bir zebra olduğu için yarışı kazanamayacağını düşünüyordu Pembiş. Dalgınlığının geçtiği bir an, geveze arkadaşının şu sözleri ile irkildi, “Bugün pembe çizgilerin her zamankinden daha parlak görünüyor.” Siyahi iltifat ediyordu, fakat Pembiş, “Bıktım benimle alay etmenizden!” diyerek oradan hızla uzaklaştı.

Pembiş soluğu Yaşlı Kırmızı Ayı’nın yanında aldı. “Bana bir kutu beyaz, bir kutu da siyah boya verin lütfen!” dedi heyecanla. Sonra uzatılan boya kutularını aldığı gibi kendini ormanın derinliklerine attı.

Boya kutularını heyecanla açtı. Bir şey unuttuğunu fark etti; bu boyaları tüylerine nasıl sürecekti? Aceleden fırça almayı unutmuştu. Bir süre ne yapacağını düşündü. Etrafta fırça olarak kullanabileceği bir şey aradı. Bu arada kendi kendine konuşuyordu, “Yaprak, bu iş için çok yumuşak, taş, çok sert, diken, oldukça sivri…” İşe yarar bir şey bulamayacağını anlayınca tekrar boya dükkânına gidip bir adet boya fırçası aldı ve doğruca eve geldi. Hemen vücudundaki pembe çizgileri siyaha boyamaya başladı Pembiş.

Tam işinin bittiğini düşünüyordu ki, karşısındaki gölden Kare Balık’ın ona seslendiğini işitti, “Pembiş ne yaptın, şu haline baaak!” diyordu ince sesiyle. Pembiş, “Beni nasıl tanıyabildin?” diye sordu şaşkınlıkla. Kare Balık, “Kuyruğunu boyamayı unutmuşsun da…” dedi kıkırdayarak. “Eski renklerine ya-zık et-miş-sin…” diye de ekledi. Pembiş, kararlı bir sesle, “Hemen kuyruğumu boyamalısın!” dedi. Kare balık istemeyerek de olsa kabul etti bu isteği. Sabaha karşı Pembiş’in kuyruğu da değişmişti artık.

Pembiş, arkadaşları ile aynı olmanın mutluluğuyla, gururlu gururlu sürüsünün olduğu yere gittiğinde yarış başlamak üzereydi. Şöyle bir kendine baktı ve “Artık yarışa ben de katılabilirim.” dedi güvenle. Boş görünen 5. kulvarda yerini aldı. Yanında arkadaşı Siyahi duruyordu. Ama Pembiş ona ve diğerlerine gerçek kimliğini söylememeye kararlıydı. Tüm aslanlardan farklı renkte ama tüm yarışmaları yönetmekte en başarılı kimse olan Maviş Aslan
başlangıç düdüğünü çaldı. Tüm zebralar bitiş çizgisine doğru hızla koşmaya başladılar. Bizim Pembiş, o kadar hızlı koşuyordu ki tüm rakiplerini geride bırakmıştı. Arada bir renklerine bakıyor, yeni görüntüsünden aldığı enerjiyle daha da hızlanıyordu.

Ama o da neee! Aniden gürleyen gök, ardından çakan şimşek ve şakır şakır yağan yağmur… “Her şey berbat olacak!” diye düşündü Pembiş. Korktuğu da başına geldi; üstündeki boya akmaya başladı. Bitiş çizgisine bir hayli yaklaşmıştı oysa. Ama artık devam edecek gücü kendinde görmüyordu; büyü bozulmuştu sanki. Hem çok da utanıyordu. Diğer zebralar birer birer onu geçmeye başladı. Pembiş tam yarışı bırakacaktı ki, birden seyircilerin “Pembiş!, Pembiş!, Pembiş!” tezahüratlarıyla irkildi. Aynı anda Siyahi, “Pembiş seni hızlı koşturan siyah beyaz boya değildi, kendindin!” diyerek yanından geçmişti. Bu sözler onu kendine getirmişti, “Başarabilirim!” dedi ve olanca gücüyle koşmaya başladı. Kendine olan güveniyle eskisinden de hızlıydı artık.

Pembiş bitiş çizgisine vardığında önünde ve yanında kimse yoktu. Çünkü birinci olarak bitirmişti yarışı! O gün bir güneş gibi parlayan altın kupasını alırken, diğer yıllar yapılacak yarışlarda da kupanın kendisinin olacağını henüz bilmiyordu. Ama bu kupadan daha da önemli olan bir şeyi anlamıştı: Farklılığın değersizlik olmadığını ve asla ben yapamam dememeyi…

 

kurbagakurbiKURBAĞA KURBİ (SAYGI)Yazan: Çiğdem Sayın Ökmen © 2012 Timaş OkulKurbi, ailesinin tek yavrusuydu. Çok iyi aile terbiyesi almış, görgülü, saygılı, yardımsever ve şirin bir kurbağaydı.

Kurbi, şirin olduğu kadar akıllı, çalışkan ve dürüsttü. Bu yüzden herkes onu çok seviyordu. Arkadaşları ne zaman oyun oynasa Kurbi’yi de aralarında görmek istiyorlardı.

Günlerden bir gün Kurbi, dere kenarında güneşlenirken bir ses duydu. Yavru balık Bali, bir oltaya takılmış ve yardım istemekteydi.

Kurbi, hiç düşünmeden, uzun ve güçlü bacaklarıyla bir sıçrayışta Bali’nin yanına vardı. Bali’yi, oltadan ve sıkıştığı yerden kurtardı. Bu sırada yuvarlanan taşlar Kurbi’nin ayağını yaraladı.

Bali, bu duruma çok üzüldü ama elinden bir şey gelmiyordu. Kurbi’ye teşekkür etti. Kurbi, sudan güçlükle çıkabildi. Bali’ye yardım etmiş olmak onu çok mutlu etmişti fakat canı çok yanıyordu. Acıya daha fazla dayanamadı ve oracıkta öylece uyuyakaldı.

Kurbi, uyandığında hava kararmıştı. Ayağını, çevreden topladığı yapraklarla sardı. Evine gitmek için yola koyuldu. Aksayarak da olsa canı yanarak evine gitti. Annesi, Kurbi’yi çok merak etmişti. Onu görünce çok şaşırdı ve ağlamaya başladı. Kurbi’nin bir ayağı sarılıydı. Kötü bir şeyler olduğunu anlamıştı anne. O günden sonra Kurbi, hep aksayarak yürüyebildi.

Arkadaşları, Uzun Bacak ve Patlak Göz, Kurbi için çok üzüldüler. Önceleri ona acıyorlardı. Daha sonra Kurbi’nin iyi zıplayamadığını ve koşamadığını söyleyerek onu oyunlarına almamaya başladılar. Kurbi bu duruma çok üzüldü. Yine bir gün Kurbi, tek başına sazlıklardan geçiyordu. Tepenin kenarında arkadaşı Uzun Bacak’ı gördü. Uzun Bacak çaresiz bir şekilde, tepeden yuvarlanarak bir çalıya tutunmuş olarak duran Patlak Göz’e bakıyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. Kurbi, ayağının engeline aldırmadan arkadaşının yardımına koştu ve ona, sazlıklardan kopardığı bir çalıyı uzattı. Kurbi, Uzun Bacak’la birlikte Patlak Göz’ü bulunduğu yerden çekerek kurtardılar.

Patlak Göz, Kurbi’yi, ayağındaki engelinden dolayı oyuna almamış olmaktan dolayı çok utandı. Ondan özür diledi. Bacağında engeli olsa da çok güçlü kolları olduğunu fark etti. Bir daha asla kimseyi engelli olduğu için dışlamadı ve engellilere de saygı duyması gerektiğini anladı.

 

 

guviGÜVİ YUVASINI YAPARKEN (İŞBİRLİĞİ, PAYLAŞIM)Yazan: Esra Nalân Yağmur © 2012 Timaş Okul

Anne güvercin Güvi’nin yumurtlama zamanı yaklaşıyordu. Çok yakında küçük, beyaz yumurtalarını yumurtlayacaktı. Bir an önce yuvasını yapmalıydı. Bu soğuk, karlı kış mevsiminde sıcak bir yuva kurmak pek de kolay olmayacaktı. Anne güvercin Güvi, dal parçaları bulmak üzere uçmaya başladı. Çam ağacına gitti ve “Benimle diken yapraklarının 10 tanesini paylaşabilir misin?” diye sordu. Yaşlı çam ağacı, genç anne güvercine “Memnuniyetle.” dedi. Güvi “1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 ve 10; işte tam on dikenim oldu!” diyerek sevinçle kanat çırptı.

Dikenleri bir dut ağacının dalına çember şeklinde döşedi. Yeniden uçmaya başladı. Kayısı ağacını gözüne kestirdi ve yanına gitti. “Benimle 5 tane ince dal parçanı paylaşır mısın?” diye sordu. Kayısı ağacı “Memnuniyetle” diyerek başını salladı. Güvi dal parçalarını tek tek saydı, “1, 2, 3, 4, 5.” Gagasına aldı ve yuvasına doğru uçmaya başladı. Ne yazık ki dal parçalarını taşımak kolay olmamıştı. Çünkü 5 tane dal parçası, 10 tane diken parçasından daha ağırdı.

Güvi, gagasının arasında her kanat çırpışında daha da ağırlaşan dal parçalarını artık taşıyamayacağını düşündü. O sırada arkadaşı Beyaz, yanından geçerken Güvi’nin zorlandığını fark etti ve “Çok zorlanıyor gibi görünüyorsun; istersen bu işi birlikte yapalım.” dedi. Güvi, “Tam zamanında yetiştin, bunları yorgunluktan yere bırakmak üzereydim.” dedi. Beyaz, gagasıyla dalların bir ucundan tuttu ve Güvi’nin yuvasına doğru gökyüzünde kanat çırpmaya başladılar.

Güvi, dikenlerin üzerine, ince dalları da yaydı. Bu işi yaparken neşeyle şarkılar söylüyordu. “Dikenlerin ucu sivri sivri, dal parçalarının ucuysa küt küüt” diye yeni bir şarkı uydurmuştu aklından. İşi bittikten sonra, şöyle bir yuvasına baktı ve 5 tane daha dal parçasına ihtiyacı olduğunu fark etti.

Hızlı hızlı kanat çırparak yaşlı ayva ağacının yanına vardı. Ayva ağacının sarı ayvaları oldukça büyümüş ve ağırlaşmıştı. Güvi, ayva ağacından 5 tane dal parçası rica etti. Ayva ağacı “Olumsuz” anlamında kafasını iki yana salladı. Güvi sinirli sinirli “Ne olur sanki benimle 5 kuru küçük dalını paylaşsan!” dedi. Ayva ağacı, “Emin ol paylaşmayı ben de çok severim. Görmüyor musun, ben bir kış ağacıyım. Meyvelerimin dallarıma ihtiyacı var. Yazın gelirsen, memnuniyetle isteğini yerine getirebilirim. İstersen biraz ilerideki erik ağacından yardım iste.” dedi.

Güvi, erik ağacına giderken “Doğru ya, erik bir yaz meyvesi; nasıl da düşünemedim.” diye hayıflanıyordu. Erik ağacı, Güvi’nin ricasını geri çevirmedi. Ona 5 dalını vererek, Güvi’yle paylaştı.

Güvi’nin yuvası 10 dal parçası ile 10 dikenden oluşan, çok güzel bir yuva oldu. Güvi, yuvasının ortasına oturdu ve yavrularını yumurtladı. Uzun bir süre bu yumurtaları sıcak tutmak için üstlerine oturdu.

Sonra bir gün; 1. yumurta çatladı ve içinden gülen bir yavru çıktı. 2. yumurta çatladı ve içinden kızgın bir yavru çıktı. 3. yumurta çatladı ve içinden şaşkın bir yavru çıktı. 4. yumurta çatladı ve içinden korkmuş bir yavru çıktı. 5. yumurta çatladı ve içinden… (Sence bu beşinci yavru ne hissediyordu?)

 

filiFİLİ VE ÇEKİ’NİN DOSTLUĞU (YARDIMLAŞMA)Yazan: Esra Nalân Yağmur © 2012 Timaş Okul

Fili’nin annesinin doğum günüydü. Fili, annesi için harika bir hediye hazırlamayı düşünüyordu. Fakat nasıl bir hediye vereceği konusunda kararsızdı. Annesinin yanağına sevgi dolu, kocaman bir öpücük kondurup ormanda gezinmek için dışarı çıktı. Aslında Fili’nin niyeti yalnızca gezinmek değildi elbette. Annesine onu mutlu edecek bir doğum günü hediyesi bulabilmekti. Fakat sürpriz yapmak için annesinden bunu gizlemeliydi.

Hava çok güzeldi. Güneş yavaş yavaş ormanı ısıtıyordu. Yemyeşil yapraklar, rüzgârın şarkısına hışır hışır sesler çıkartarak eşlik ediyordu. “Bu güzel bahar gününde, annem için bir hediye aramak çok eğlenceli.” diye düşündü Fili.

Ormanda ilerlerken, birden önünde sıçrayan bir şey fark etti Fili. Bu şey o kadar hızlı ve uzağa sıçrıyordu ki Fili dikkatini onun üzerine topladı ve ne olduğunu merak etti. Kocaman ayaklarıyla, kocaman adımlar atarak bu sıçrayan varlığı takip etmeye başladı.

Fili, önce yavaş yavaş yürüdü; fakat bir süre sonra sıçrayan varlığın hızına yetişemeyeceğini anladı ve koşmak zorunda kaldı. Gide gide bir derenin kenarına geldiler. Fili nefes nefese kalmıştı. Bir ara yorgunluktan dolayı gözlerini yumunca, sıçrayan varlığı gözden kaybetti. Merakla başını sağa sola çevirdi ama varlığı göremedi. Arkasına baktı, ortalıkta yoktu sıçrayan varlık… Fili iyice meraklanmıştı ki iki küçük gözün kendisine baktığını gördü.

Küçük sıçrayan varlık, “Sen de kimsin ve beni neden takip ediyorsun?” diye sordu, ince bir sesle. “Ben Fili, sadece seni görmeye çalışıyordum; amacım seni korkutmak değildi.” diyerek cevap verdi Fili kalın sesiyle… Sonra da “Peki sen kimsin ve nasıl bu kadar uzağa zıplayarak gidebiliyorsun?” diye sordu. “Benim ismim Çeki, bir çekirgeyim. Hiç çekirge görmedin mi? Biz hep zıplayarak hareket ederiz.” dedi çekirge Çeki.

Çeki, bir süre Fili’yi aşağıdan yukarıya gözleriyle süzdü. “Ne kadar büyük ayakların, ne kadar büyük bir gövden ve ne kadar büyük kulakların var. Üstelik sesin de çok kalın!” dedi.

Fili de Çeki’ye dikkatle bakarak “Senin de ne kadar küçük bir gövden, ne kadar ince bacakların var. Üstelik sesin de bacakların kadar ince! Benim bu kadar büyük olduğuma bakma; ben sadece yavru bir film.” dedi. İkisi de gülümsediler. Fili, “Seninle arkadaş olalım mı?” diye sordu Çeki’ye. “Elbette” dedi Çeki gülümseyerek ve sohbet etmeye devam ettiler.

Fili, Çeki’ye annesi için bir hediye aradığını söyledi. Çeki sevinçle yerinde zıpladı ve şunları söyledi: “Sana yardım edebilirim. İlerideki derenin karşısında bir mor leylak tarlası var. Dün buralarda gezerken fark ettim. Hatta keşke karşıya geçebilsem ve oradaki leylakların üzerinde bir yuva kurabilsem diye hayal kurdum. Fakat karşıya geçemediğim için bu hayalimi uygulayamadım. Leylaklar hem çok güzeller hem de mis gibi kokuyorlar; annen için harika bir hediye olabilir. Ne dersin?”

Fili, mutlu olduğunda hep yaptığı gibi, hortumuyla havada çemberler çizerek “Yaşasın, bu harika bir fikir!” dedi “Annem bayılır çiçeklere! Hem de bana gerçekten çok yardım etmiş olursun. Çünkü neredeyse akşam olacak ve ben anneme vereceğim hediyeyi bulamadım. Hadi gidelim hemen!” dedi.

Çeki, derenin diğer tarafındaki mor leylak tarlasını göstererek, “Hadi sen git ve mor leylakları topla Fili! Benim karşıya zıplamam imkânsız.” dedi.

Fili, Çeki’nin yaptığı iyiliğe karşılık vermek istedi. Ne yapabileceğini düşündü; birden aklına az önce Çeki’nin kurduğu hayali gerçekleştirme fikri geldi ve “Madem leylakları çok seviyorsun, yeni bir yuva için senin karşıya geçmene yardım edeyim. Hadi sıçra bakalım dostum.” diyerek hortumunu aşağı indirdi.

Çeki, Fili’nin hortumunun üstünde yeni kuracağı yuvasına doğru gitmenin mutluluğunu yaşadı ve içinden “Ne kadar yardımsever bir dostum var.” diye geçirdi. Fili’nin de yüzü gülüyordu. Üç şey için mutluydu Fili; birincisi annesine güzel bir hediye bulduğu için, ikincisi Çeki gibi yardımsever bir arkadaş kazandığı için ve üçüncüsü de arkadaşının hayalini gerçekleştirmesine yardımcı olduğu için…

 

ayı mayuAYI MAYU (DOĞRULUK, DÜRÜSTLÜK)Yazan: Çiğdem Sayın Ökmen © 2012 Timaş Okul

Mayu; uzun ve yumuşak tüylü, mutlu, bir ayı yavrusuydu. Ailesi ile birlikte şirin bir kulübede yaşıyordu. Kulübeleri ormanın içinde, yeşillikler arasındaydı. Mayu’yu çevresindeki herkes çok severdi.

Mayu, doğduğu günden beri ormandaydı ve burayı çok seviyordu. Ormanda, istediği her şeyi yapıyor, istediği her şeyden, istediği kadar yiyebiliyordu. Kimseden izin alması gerekmiyordu. Çünkü her şey o kadar çoktu ki hiç bitmiyordu.

Mayu, sabahları istediği saatte kalkıyor, elini yüzünü yıkıyor ve ormanda koşup oynuyordu.

Yine oyun oynadığı bir gün, meyve ağaçlarının çokça bulunduğu bir yere geldi. Elindeki sepeti çeşitli meyvelerle doldurarak evine döndü. Dönüş yolunda arkadaşları Kayu ve Susu ile karşılaştı. Onlarla selamlaştı.

“Merhaba Kayu, merhaba Susu, nasılsınız?”

“İyiyiz Mayu, sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim. Meyve topladım, şimdi de eve dönüyorum. Biraz meyve almak ister misiniz?”

Kayu ve Susu birer armut aldılar sepetten. Okula geç kaldıklarını söyleyerek yola koyuldular tekrar.

Mayu eve döndüğünde, arkadaşları gibi kendisinin de neden okula gitmediğini sordu annesine.

“Sevgili yavrum, biz de bu günlerde babanla, okula başlama zamanının geldiğini, bu nedenle okula daha yakın bir yere taşınmamız gerektiğini konuşuyorduk.”

Mayu, bu duruma çok sevindi. Çünkü okula gitmeyi, yeni şeyler öğrenmeyi çok istiyordu.

Birkaç gün sonra Mayu ve ailesi okula daha yakın bir yere taşındı. Mayu, arkadaşları Kayu ve Susu’nun gittiği okula gidecekti. Mayu’ya önlük ve çanta aldılar. Mayu, ilk gün annesi ve babasıyla birlikte okula gitti. Çok heyecanlıydı. Öğretmeniyle ve yeni arkadaşlarıyla tanıştı. Anne ve babası, Mayu’yu okula bırakarak evlerine döndüler.

Mayu, arkadaşlarıyla çok iyi anlaştı, oyunlar oynadı. Beslenme zamanı geldiğinde herkes beslenme çantasındaki yiyecekleri masasının üzerine çıkardı. Bazı öğrenciler yiyeceklerinin eksik olduğunu fark ettiler. Bu durumu öğretmene söylediler. Öğretmen eksik yiyecekleri kimin aldığını sordu. Herkes şaşkınlıkla birbirine baktı. Yerinde sessizce oturan Mayu, ayağa kalkarak “Meyveleri ben yedim.” dedi. Bütün sınıf Mayu’ya bakıyordu.

Öğretmen, “Sevgili Mayu, neden arkadaşlarının yiyeceklerini aldın?” diye sordu.

Mayu, yanlış bir şey yaptığının farkında değildi. Öğretmenine bakarak; “Öğretmenim, çok acıkmıştım. Bu yüzden birkaç elma ve armut yedim. Okula başlamadan önce hep böyle yapardım.” dedi.

Öğretmen durumu anlamıştı. Mayu’nun yanına gelerek başını okşadı. “Öncelikle bize doğruyu söylediğin için seni tebrik ediyorum. Bu çok güzel bir davranış… Ancak, bir başkasına ait eşyayı, o kişinin izni olmadan almamalısın.” dedi.

Mayu, yaptığı yanlışı fark etmiş ve mahcup olmuştu. Öğretmeninden ve arkadaşlarından özür diledi. Arkadaşları Kayu ve Susu da kendi meyvelerini Mayu ile paylaştılar.

 

siyahkoySİYAHKÖY (SEVGİ) © 2012 Timaş OkulYazan: Esra Nalân Yağmur

Siyahköy’de her şey siyahtı. Evler, arabalar ve parklar siyahtı. Dağlar, yapraklar, çiçekler, ağaçlardaki meyveler de siyahtı. Hatta güneş ve bulutlar bile… Öyle ki buluttan yağan yağmur bile kapkaraydı. Neden mi? Bulutların üstüne bir peri kızı siyah boyalar dökmüştü de yağan yağmurlar her yeri siyaha boyamıştı.

Şaka şaka, sebebi bu değildi tabii ki… Sadece, bu köydeki insanların içinde bir şey eksikti. Biraz sabredersen öykünün sonunda her şeyin neden kapkara olduğunu anlayabilirsin. Siyahköy’de gün, yine kara başlamıştı. Çiftçiler, kara tarlalarında siyah başaklarıyla uğraşıyordu. İneklerinden kara sütler sağıyordu kimi köylüler. Bazıları, tavukların siyah yumurtalarını topluyordu isteksiz ve aramsar. Köyün dar sokaklarında dolaşan insanlar da bunlardan farksızdı. Onların yüzlerine de Siyahköy’ün karamsarlığı çökmüştü.

Siyahköy’ün çocukları yine her zamanki gibi okullarına gitmişlerdi. İlk ders resimdi. Çocuklara, resim yapmalarını söyledi öğretmen. Öğrencilerden Elif, çok beğenerek yaptığı resmini öğretmenine gösterdi. Öğretmen şöyle bir resme baktı; bırakın Elif’in emeğine “Çok güzel olmuş.” demeyi, kızgın kızgın kâğıdı aldı, resmi hoyratça panoya astı. Sonra da Elif’in yüzüne bile bakmadı. Ama Elif buna alışmıştı. Çünkü ne öğretmeni ne anne babası ne de arkadaşları yani hiç kimse bakmaktan hoşlanmazdı birbirine. Hep kızgın, hep mutsuz, hep aksi, hep uzak, hep anlayışsız ve hep hoşgörüsüz olmak, bu köyün insanları için normaldi… Elif zor da olsa alışmıştı buna. Oysa Elif’in yüzüne baksalar ir kez, mavi gözlerindeki ışıltıyla tanışacaklardı. Ve o mavi ışıltılı gözler, köydeki tüm siyahlıkları beyaza, karanlığı aydınlığa çevirecekti belki de…

O gün okul çıkışı, öğretmen, terziye gitti. Boyu kısaltılan eteğini alacaktı. Terziye yüksek sesle “Eteğim nerede?” diye sordu. Terzi de sertçe elindeki poşeti uzatarak “Al, işte burada!” dedi. Birbirlerine teşekkür etmeden, hatta “güle güle” bile demeden ayrıldılar. Terzi, manava gitti. Bir kilo elma istedi. Tabii ki “lütfen” demedi. Zaten manav da parayı alırken teşekkür etmemişti.

Manavın başı çok ağrıdığı için doktora gitti. Doktor, yazdığı ilaç reçetesini sosis gibi kalın parmaklarının arasından uzatırken, “Buyurun.” demedi. Siyahköy’de tüm bunlar olurken, Renkliköy’den gelen iki kelebek, yumuşak kanatlarını nazikçe çırparak Elif’i arıyordu. Çünkü bu iki kelebek maviye tutkundu. Dünyadaki her mavi şeyi bulurlardı.

Elif’le eski bir kulübenin önünde karşılaştılar. Elif, “Ne harika renkleriniz var. Siz siyah değilsiniz. Kanatlarınızda pembe, sarı ve turuncu daireler var!” dedi sevinçle. Kelebekler de “Senin de harika mavi gözlerin var!” dediler, Elif’e gülümseyerek. Elif’in içi mutluluk ve sevgiyle doldu. Elif bu duyguyu ilk defa hissediyordu. Kelebeklere, “Lütfen, hemen gitmeyin, benimle gelin.” dedi.

Elif o gün kelebeklerle tüm köydeki eski ve yeni evleri, uzun ve kısa insanları, genç ve yaşlı ağaçları, alçak ve yüksek dağları… Kısacası her yeri ama her yeri dolaştı. İçini dolduran şeyin adını bilmiyordu ama kendisini çok mutlu hissediyordu. Ne kadar kişiye ulaşırsa, onların da bu yeni duyguyla tanışacağını biliyor gibiydi. Her şey tam da tahmin ettiği gibi oldu. Kelebekler ve Elif’in gittiği her yer renklenmeye, canlanmaya başladı. Ağaçlar yavaş yavaş yeşille donanırken, çiçekler de sevgiyle sarı, turuncu, kırmızı, mor renge bürünmeye başladı.

Karşılaştıkları insanlarsa büyülenmiş gibi gülümsedi. İnsanların içindeki eksik duygu ortaya çıkmıştı.

O günden sonra köyün her tarafında pembe kalpler, kelebeklerle birlikte uçuştu ve artık bu köyün adı Sevgiköy oldu.

 

sincap oykusuMİNİK SİNCAP (HÖŞGÖRÜ)Yazan: Çiğdem Sayın Ökmen © 2012 Timaş Okul

Minik Sincap, güzel bir günde daldan dala zıplayarak oynuyordu. İçi neşeyle doluydu. Öyle mutluydu ki acıktığını bile fark edemedi. Ta ki kocaman bir ceviz ağacıyla karşılaşıncaya kadar…

Minik Sincap, çıktığı ceviz ağacının dalından bir ceviz kopardı. Minik ellerinin arasına aldığı cevizin sert kabuğunu kemirmeye başladı. Ne yaptıysa kabuk kırılmıyordu.

Sonunda ceviz, sincabın ellerinden fırlayarak ağacın dibinde uyuklayan Ayı Yoyo’nun kafasına düştü.

Kafasına düşen ceviz, Yoyo’yu uyandırmakla kalmamış, onu fazlasıyla öfkelendirmişti. Yoyo, homurdanarak kafasına düşen şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ceviz tanesi, kabuğu çatlamış bir şekilde Yoyo’nun kucağında duruyordu.

Çatlayan cevizi, kocaman avucunun içine alan Yoyo, kafasını yukarıya doğru kaldırdığında, ceviz ağacının dalında, kendisine ürkekçe bakan sincabı gördü:

─ Sen mi uyandırdın beni? diye bağırdı.

Minik Sincap iyice korkmaya başlamıştı. Titreyerek:

─ Eeevet, diyebildi ve:

─ Ama istemeden oldu, özür dilerim, dedi.

Aldığı yanıt Yoyo’yu iyice öfkelendirmişti. Güçlü kollarıyla ceviz ağacının gövdesini tutarak ağacı sallamaya başladı. Zavallı sincap, bulunduğu dalı sıkıca tutuyor, sallanan ağaçtan düşmemek için çabalıyordu.

Tam o sırada ormanın kralı Aslan Mati, oradan geçmekteydi.

─ Ne oldu Yoyo, neye kızdın bu kadar? diye seslendi Yoyo’ya.

Yoyo:

─ Bu haylaz sincap beni uyandırdı, göstereceğim ona gününü! diye yanıt verdi. Aslan Mati, ceviz ağacına baktığında, korkudan titreyen ve düşmemek için çabalayan sincabı gördü. Yere dökülen cevizleri görünce, sorunun ne olduğunu anladı. Mati, ormanın kralıydı ve bu sorunu çözmeliydi.

Önce Minik Sincap’a baktı ve ardından Ayı Yoyo’ya dönerek:

─ Yoyo, hatırlıyor musun, geçen gün arıların kovanından kocaman bir parça bal almıştın. Arılar da korkularından kovanın dışına kaçıp uçuşmuşlardı. Sen onların balını almış, onları korkutmuştun. Zavallı arılar sana neden böyle yaptığını sormamışlardı bile. Şimdi senin yaptığına bak.

Yoyo, arıların balını alırken, Mati’nin onu gördüğünü bilmiyordu. Çok utanmıştı, mahçup olmuştu. Yaptığının yanlış bir davranış olduğunu fark etmişti. Aslan Mati’ye bakarak:

─ Evet Mati, sanırım haklısın, dedi.

Avucunun içindeki çatlamış ceviz tanesini sincaba doğru uzattı ve ona gülümsedi. Bunun üzerine sincap, bulunduğu yerden Yoyo’nun omzuna atladı. Kabuğu çatlamış cevizi alarak ormanın derinliklerinde gözden kayboldu.

 

penguenpugiPENGUEN PUGİ (SORUMLULUK)Yazan: Çiğdem Sayın Ökmen © 2012 Timaş Okul

Penguen Pugi; annesi, babası ve kardeşiyle birlikte Güney Kutbu’nda yaşayan minik bir penguendi. Biliyorsunuz, penguenler kutuplarda yaşar. Kutuplar her zaman kıştır ve hava her zaman çok soğuktur. Yine böyle soğuk ama güneşli bir havada, Pugi evde oturmak istemiyordu… Kutuplarda, güneş pek kendini göstermezdi. Bu yüzden böyle günlerde Pugi, balık tutmayı çok severdi. Balık tutarken hem eğlenir hem de babasıyla hoşça vakit geçirirdi.

O gün de, Pugi babasına:

─ Babacığım, bugün seninle balık tutmaya gidelim mi? dedi.

Babası, Pugi’ye bakarak;

─ Çok isterdim Pugi, ama seninle gelemem. Bugün yapılacak çok işim var. Sen istersen tek başına gidebilirsin, dedi.

Baba penguen, önceden tuttukları balıkları temizlemek, tuzlamak ve akşam yemeği için annesine yardım etmek zorundaydı. Kendisi gidemeyeceği için de Pugi’yi bir konuda uyarmak istedi.

Baba:

─ Balık tuttuktan sonra buzda açtığın deliğin yanına uyarı levhasını koymayı unutma, dedi.

Pugi ile babası ne zaman balık tutmaya gitseler, önce buzda bir delik açarlardı. Hava çok soğuk olduğu için bu delik bir iki gün içinde tekrar kapanırdı. Bu süre içinde, buzdaki bu deliğin yanına bir uyarı levhası koyarlardı. Kim balık tutsa, bu onun en büyük sorumluluğuydu.

Pugi:

─ Unutmam babacığım, dedi.

Pugi, kovayı, oltayı, yem ve buzu kırmak için bir çekici el arabasına koyarak yola koyuldu.

Pugi, evlerinden biraz uzakta, balık tutmak için uygun bir yer buldu. Kovasını, oltasını ve çekicini arabadan indirdi. Çekicini eline aldı ve buzda delik açmaya başladı. Buz çok sertti. Pugi için deliği açmak kolay olmayacaktı.

Sonunda Pugi, buzda kocaman bir delik açtı ve oltasını suya salladı. Beklemeye başladı. Aradan biraz zaman geçmişti ki oltada bir hareketlenme hissetti. Hemen oltayı çekti. Oltanın ucunda kocaman bir balık vardı. Pugi mutlu olmuştu. Bu, babası yanında olmadan tuttuğu ilk balıktı.

Çok heyecanlanmıştı Pugi. Birkaç tane daha balık tuttu. Çok yorulmuştu. Tek başına balık tutmanın sevinciyle evin yolunu tuttu.

Eve vardığında, babası Pugi’ye ilk olarak uyarı levhasını sordu. Levha, Pugi’nin aklına bile gelmemişti. Heyecandan tabelayı yanına almayı unutmuştu. Üzülerek tabelayı unuttuğunu söyleyince, babasıyla birlikte gidip uyarı levhasını deliğin yanına koymak için yola koyuldular. Tam deliğin yakınına gelmişlerdi ki bir ses duydular.

─ İmdat! Kimse yok mu, boğuluyorum!

Ses, buzda açılan delikten geliyordu. Baba penguen hızla delikten içeri girdi ve boğulmak üzere olan yavru bir ayıyı kurtardı.

Yavru ayı çok korkmuştu, ağlıyordu. Pugi babasına baktı. Çok utanmıştı. Eğer yavru ayı burada bir delik olduğunu bilseydi daha dikkatli davranırdı ve deliğe düşmezdi. Pugi ve babası biraz daha geç gelseydi, zavallı yavru ayı, delikten çıkamazdı ve ölebilirdi.

Yavru ayı, baba penguene sarıldı ve ağlamaya devam etti. Pugi, kendisini kötü hissediyordu. Yavru ayının omzuna dokundu ve:

─ Özür dilerim arkadaşım. Hepsi benim suçum. Bugün burada ben balık tuttum ve uyarı levhasını koymayı unuttum. Lütfen beni affet.

Yavru ayı, Pugi’nin çok üzüldüğünü ve pişman olduğunu görünce sustu. İçini çekerek silkindi ve üzerindeki suları temizledi.

Yavru ayı Pugi’ye:

─ Ama lütfen bundan sonra daha dikkatli ol, diyebildi.

O günden sonra Pugi ve Yavru ayı çok iyi arkadaş oldular ve balık tutmaya birlikte gittiler. Pugi, sorumluluklarını bir daha asla unutmadı.

 

 

Leave a Reply

*